Kaybettiren Ortaklıklar

17 Aralık’tan bu yana olanlarla ilgili yazmayacağım. Zaten yazılacak, çizilecek bir şey varsa da bana düşmez. Bu süreçte tuttuğum bir taraf yok ama eleştirdiğim konular var onlar da bende saklı kalsın.

Ama bazı gözlemlerimi paylaşmak istiyorum. Belki girişimci arkadaşlarımızın da dikkatini çekmiştir bunlar. Bence kronik bir sorunun sonuçlarını görüyoruz.

Siyasi ortamda yürümeyen bir ortaklık var, artık oldukça bariz. Bundan yıllar önce başlayan “sevgi ve saygı” dolu ilişki bugün başka bir şekile büründü. Tatsız ve aşındırıcı bir hal aldı. Win – Win ya da Kazan – Kazan olarak başlayan iş modeli tamamen değişti.

Bu Türkiye’de alışageldiğimiz bir durum. Sadece Meclis koridorlarında değil. İş hayatında da benzer olaylar oluyor. Fakat olan olayların en ilginç yanı, tüm suçlama, tartışma ve sürecin halka açık bir şekilde, gözlerimizin önünde oluyor olması.

Fırsattan istifade girişimci arkadaşlarımıza ortaklıklar konusunda birkaç hatırlatma yapmak istedim.

Kuralları ve sınırları tanımlanmayan ve kağıt üzerinde açıklıkla belirtilmeyen her ortaklık bir çıkmaza girebilir (Tecrübeye dayalı olarak gireceğini söyleyebilirim). İsterseniz kardeşiniz, isterseniz amcaoğlu’nuzla yapın, asker arkadaşınız ya da ilkokul arkadaşınızla yapın, ortaklık özellikle şirket ortaklığı ticari bir ilişkidir ve ortakların hakları, çıkarları ve araçları bir ortaklık sözleşmesi ile düzenlenmelidir.

Kısa bir örnek paylaşayım…

En yakın dostunuzla %50 – %50 ortak olduğunuz bir şirket kurdunuz. İşler iyi gitti. Şirket büyüdü, gelişti. Yabancı firmaların Türkiye pazarındaki rakibi oldunuz. Onları rahatsız ettiniz. Ve bir gün şirketinizi satınalmak isteyen stratejik bir yatırımcı belirdi. Size şirketin 100%’ü için bir teklif sundu. Siz rakamı beğendiniz. En yakın dostunuz veya ortağınız ise beğenmedi. Ortağınızla konuştunuz, tartıştınız uzlaşamadınız. Yatırımcı soğudu. Bu arada odağınızı kaybettiniz ve şirketin büyümesi yavaşladı. Aradan 1 sene geçti. Kavga ettiniz. Birbirinizi suçladınız. Hala hissedar olduğunuz şirkette çalışmayı bıraktınız. Şirket daha az çekici oldu ve maalesef yatırımcılar masadan kalktı.

Ortaklık sözleşmesi olsaydı “kilitlenen” bu süreci, mahkemelik olmadan ve zaman kaybetmeden aşmanız mümkün olurdu. Örneğin şirket değerlemesinin nasıl yapılacağı ile ilgili bir madde yazardınız ve 3. bir kişi ya da şirketin hangi metodla değerleme yapacağını belirler, o değeri kabul etmek zorunda kalırdınız. Yatırımcının teklifi bu değerlemenin altındaysa, ikiniz de reddederdiniz. Ortağınız yine de değeri kabul etmiyorsa ve süreci tıkıyorsa, yine dava açardınız ama bu sefer sözleşmeye uymadığı için eliniz daha kuvvetli olurdu.

Bunun gibi örnekleri çoğaltmak mümkün. Eminim sizin de başınızdan geçen yığınla savaş hikayesi vardır.

Amerika’da çalıştığım süre içerisinde bu tür kilitlenmelerin daha az olduğunu gözlemledim çünkü hemen her girişimin ilk günden itibaren bir ortaklık sözleşmesi oluyor. Türkiye’de ise uzlaşmazlıkların hepsi davayla çözümlenmeye çalışılıyor. Belki de ortaklık koşulları, hakları bir ortaklar sözleşmesinde önceden tanımlansa, davaya bile gerek kalmayacak.

Konuya bir başka açıdan bakalım.

Biliyorsunuz Win – Win olarak tanımlanan iş modelleri var. Ben kazanayım sen de kazan. Mantıklı. Özellikle iş hayatında hepimizin oluşturmak istediği bir model.

Ama Türkiye’de yeni bir model var. Bu model bugünlerde siyasi ortamda da kendini gösteriyor. Girişimlerde, şirketlerde hatta holdinglerde ortaklar arasında da sık sık görülüyor. Ben bu modele “Lose – Lose More” diyorum. Yani ben kaybedeyim ama sen daha çok kaybet.

Gerçekten geriye dönüp baktığımda, neredeyse kronik bir şekilde, Türkiye’de çoğu ortaklık uzlaşmazlığı bu iş modeline dönüşüyor ve olan güzelim şirkete, yaratılan değere oluyor. Sokaktaki tabiriyle ortaklar kendi ayaklarına sıkıyorlar. Yukarıda bahsettiğim örnek de buna benziyor. Sonunda kazanan kimse olmuyor. Sebebi hırs, ego, koltuk, statü, veya karizma diyebilirsiniz ama bir şekilde insanlar bu sürece girip inatlaşabiliyorlar. Sonunda olan bir çuval incire oluyor. (An itibariyle Dolar: 2.32, Euro: 3.20)

Bu yüzden Türkiye’de bu düşünce yapısının değişmesi için siz girişimcilere çok iş düşüyor. Sağlıklı, dengeli ve iyi tanımlanmış ortaklıklar yaparak ortaklık kültürünün gelişmesine büyük bir katkınız olabilir. Ortağınız kim olursa olsun, şirketi kurduğunuz anda bir avukat tutun ve bir ortaklık sözleşmesi hazırlatın ve imzalayın. Belki o sözleşmeye hiç bakmayacaksınız ama işler çok iyi ya da çok kötü gittiğinde sözleşmenin elinizin altında olması, ortaklığın kurallarının belirlenmiş olması çok faydalı olacak ve büyüme aşamasında olan bir firmanın ivme kaybetmemesini sağlayacaktır.

Yatırımcı olarak bizim de masaya getirdiğimiz değerlerden birisi bu. Dengeli, sağlıklı ve iyi tanımlanmış ve daha da önemlisi büyümeye hazır bir ortaklık yapısı kurgulamak. Girişimci ekibin ortaklık ilişkisi nasıl tanımlanmış, merak ettiğim konuların başında geliyor.

Siz siz olun bir girişime başlıyorsanız mutlaka bir ortaklık sözleşmesi hazırlatın ve ortaklarınızla imzalayın. Yoksa ileride bir gün kendinizi ortağınızla beraber kimin daha çok “kaybetmesi” gerektiğini hesaplarken bulabilirsiniz.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *