Eleman Aranıyor

118693-garson_araniyor_is_ilani_d580

Şirketiniz büyüyor, gelişiyor. Satış Müdürü’ne, Pazarlama Müdürü’ne ihtiyacınız var. Yapabileceğiniz en kötü şey acele etmek.

Hangi pozisyon için olursa olsun işe alım adım adım yürütülmesi gereken çok önemli bir süreçtir ve ciddiye alınması gerekir.

İlk adım olarak işe alım sürecinin pozisyona göre tanımlanması gerekir. Bu sürecin şirketinizin işleyişine ve bütçesine göre uygun olmasına dikkat etmeniz gerekir. Zaten kısıtlı olan kaynaklarınızı birisini işe almak için kullanırken dikkatli olmanız gerekir. Bu aşamaları hallettikten sonra şirketinizdeki açık pozisyonları duyurmak için bir sisteminiz olmalıdır.

İşe alım sürecini asla hafife almayın çünkü ilanı çıktıktan sonra mutlaka ve mutlaka çok zaman ayırmanız gereken bir sürece gireceksiniz.

İş ilanı çıkmadan önce yapmanız gereken en önemli şey pozisyonun iş tanımını yapmanız olacaktır. İş tanımı pozisyonun rolünü, aranılan yetkinlikleri ve bu pozisyonda başarılı olacağını düşündüğünüz kişinin karakteristik özelliklerini belirtmelidir. Bizim portföy firmalarımızdan Solvoyo’nun iş ilanları fena değil, bu linkten birkaç örneğe bakabilirsiniz – https://solvoyo.com/contact-us/opportunities/. Sizin de görebileceğiniz gibi iş tanımı önce genel bir açıklama ile başlıyor ve pozisyonun şirket içerisindeki konumundan bahsediyor. Daha sonra aranılan özelliklerden bahsediyor.

Genelde bu pozisyonun direkt bağlı olacağı yöneticinin iş tanımını yazması doğru olur. Daha sonra bu iş tanımının eğer var ise HR departmanından ya da CEO’dan onay alınıp yayınlanması iyi olur.

Şirketinizin iş ilanlarını yayınladığı bir web sayfası olmalı. 5 kişilik bir ekip olsanız bile olmalı. Şirketinizde çalışmanın nasıl bir deneyim olabileceği hakkında bir fikir, ipucu vermelisiniz. Bu tahmin ettiğinizden daha önemli. Ertelemeyin, üşenmeyin ve mutlaka basit de olsa bir kariyer sayfası yapın.

Açık pozisyonları duyurmak, gelen başvuruları takip etmek için çeşitli web tabanlı çözümler mevcut. Bizim bazı portföy firmalarımızda Inhiro’yu denedik, deniyoruz. https://inhiro.com/.
İş ilanınızı yayına aldıktan sonra adayları bulmak için çeşitli kanallarda duyurular yapmaya ve kendi iş ağınız üzerinden güvendiğiniz kişilere ulaştırmaya başlayabilirsiniz. İş ilanınızı yayınlamak size başvuruların ya da iyi adayların geleceği anlamına gelmiyor. İyi adayları bulmak için aktif olarak çalışmalısınız. Bu konuda mevcut takım arkadaşlarınızdan yardım alabilirsiniz. Benim tecrübem çoğu iyi adayın içerideki ekip arkadaşlarından geldiği yönünde. Headhunter’ları, danışmanları da unutmamak lazım. LinkedIN, Twitter gibi platformların da faydalı olduğunu unutmayalım. İş ilanınızı mümkün olduğunca geniş bir kitleye duyurduğunuzdan emin olmalısınız. Emin olun ki bu süreç vaktinizi alacaktır. Belirli bir ölçeğe gelmiş firmalar işe alım sürecini yönetmek için ekibe bir “Hiring Manager” almayı uygun görürler. Ne de olsa hızlı büyüyen firmalar için tam zamanlı bir iş olabilecek bir pozisyon bu. Dolayısıyla kaynak ayıran firmalar için Hiring Manager pozisyonunun faydalarını uzun vadede gördüklerini söyleyebilirim. Bu bazen outsourced ya da danışmanlık alınan bir pozisyon da olabilir.

Aday başvuruları ve CV’leri gelmeye başladıktan sonra kiminle görüşeceğiniz ve kiminle görüşmeyeceğiniz yönünde karar vermeniz gerekecek. Burada rica üzerine gelen adaylardan size uygun olmayanlarına, sizden rica eden kişiyi kırmak istemiyorsanız, çok çok az vakit ayırmaya çalışın ya da ricayı kırabiliyorsanız nazikçe sebepleri açıklayın. Bu gibi olayların sadece Türkiye’de olduğunu sanmayın.

Eğer Hiring Manager pozisyonunda bir takım arkadaşınız var ise görüşmeleri o koordine etmeli ve yönlendirmelidir. Ancak pozisyonla yakın çalışacak olan yöneticinin de sürece yakınen dahil olması mutlaka faydalı olur. Hiring Manager, her başvuruyu inceleyip vakit ayırdıktan sonra iş ilanının minimum gereksinimlerini sağlamayan adayları eleyebilir.

Her açık pozisyon için yeteri kadar adayla görüşmeniz iyi olur. Burada kesin bir sayıdan bahsetmek mümkün değil ama ne kadar çok insanla görüşebilirseniz o kadar iyi. Tabi ki herkesle görüşemezsiniz. En başta o kadar vaktiniz yok! Bizim birkaç portföy firmamızda ilk görüşmeleri 10-15 dakikalık telefon görüşmeleri olarak yapıyoruz. Ya da bir Skype görüşmesi kafi olabiliyor. Telefon ya da Skype görüşmeleri daha sonra detaylı olarak görüşmek isteyeceğiniz bir aday havuzu yaratmak için iyi birer metod kanımca.

Yüzyüze görüşme safhasına geçtiğinizde ekibinizden mümkün olduğunca fazla kişinin görüşmelere dahil olmasını sağlamalısınız. Bizim portföy firmamız eÇift.com’da her aday en az 5 kişi ile görüşüyor. 5 kişi biraz fazla görünebilir ama eÇift’in takıma, kültüre ve çalışanların kimyasına verdiği önem oldukça yüksek.

Tabi görüşmelere giren çoğu takım arkadaşınız interview yapmasını bilmeyebilir. Bu yüzden interview konusunda güçlü ve deneyimli olan arkadaşlarınız ve yöneticileriniz diğerlerini bilgilendirmeli ve temel bazı interview teknikleri ve soruları hakkında diğerlerine rehberlik etmeli. Bu hem görüşme sürecinin kalitesini arttırır hem de istikrar ve netlik sağlar. Türkiye’de genelde görüşmeler tanışma şeklinde yapılıyor. Oysa görüşme sırasındaki süreç çok daha derin olmalıdır.

Tanıdığım çoğu girişimci ya da CEO, takımları 80-90 kişi olana kadar, her işe alınan yeni takım arkadaşının iş görüşmelerine giriyorlar. Takımınızda bir Hiring Manager’ınız olsa bile, işe alım en başta sizin sorumluluğunuzdur. Yanlış bir aday sizin hatanızdır. Doğru bir aday ise sizin başarınız. O yüzden son kararı alırken mutlaka şirketiniz gelişip, güçlenene kadar bu işi birilerine devretmeyin. Takımınızı ancak bu şekilde oluşturabilir ve geliştirebilirsiniz. Özellikle kuruculardan sonra gelen ilk 20 yeni takım arkadaşı şirketin kültürünü ve geleceğini kalıcı olarak belirler.

Doğru adayı bulduktan sonra biraz daha detaylı bir araştırma yapmanız iyi olur. Ben genelde adayın referanslarını aramayı ya da onlarla görüşmeyi deniyorum. Genelde birkaç arama sonunda adayın karakteristikleri hakkında daha iyi bilgi sahibi olabiliyorsunuz. LinkedIN yine burada işe yarayan araçlardan birisi. Adayla LinkedIN üzerinde bağlantı kurarsanız ortak tanıdıklarınızı hızlıca görebilirsiniz. Ev ödevinizi ihmal etmeyin ve bu insanlarla temasa geçin. Bu adımı kesinlikle atlamayın!

Tüm bu süreçlerden sonra adayınıza teklif yapma aşamasına geliyorsunuz. Burada ben genelde teklifi yazılı olarak geçmeyi tercih ediyorum. Böylelikle hem yanlış anlaşılmaları ortadan kaldırabilirsiniz hem de efektif bir şekilde teklifi iletebilirsiniz. Teklifte genelde aylık net ya da brüt maaş, buna ek olarak sunuyorsanız özel sağlık sigortası ve benzeri diğer unsurları belirtmelisiniz. Teklifi ilettikten sonra adayın teklifi alıp almadığını ve aldıysa herhangi bir sorusu olup olmadığını öğrenmek için kendisini aramanızı öneririm. Ayrıca teklifin bir geçerlilik süresi olmalı ve bunu yine teklifinizde belirtmelisiniz. Eğer aday havuzunuz genişse 3 günlük bir süre yeterli olacaktır. Daha dar bir havuza sahip iseniz teklif geçerliliğini biraz daha uzatabilirsiniz.

Ana hatlarıyla işe alım süreci böyle. Eğer doğru ve istikrarlı uygularsanız hem vakit hem de enerji açısından şirketiniz için anlamlı bir yatırımı ifade eder. Gördüğüm çoğu startup ya da olgunlaşmış şirketler bile kısa yolları ve hızı tercih ediyorlar. Bahaneler de genelde hep aynı, zamansızlık ve kaynaksızlık. Olaya bu açıdan bakmaktansa işe aldığınız doğru olmayan adayların sizin ve şirketiniz için yarattığı maliyeti düşünmenizi öneririm. İşe alım sürecinizi geliştirdikçe faydasını görecekseniz. Yatırım yaptığımız firmalarda üzerinde durduğumuz önemli konulardan birisi bu. Genelde tavsiyem Amerikalıların deyimiyle Hire Slow, Fire Fast.

(Tabi her zaman en doğru adayı işe almak mümkün olmuyor. O yüzden yanlış takım arkadaşlarını da zaman kaybetmeden işten çıkartmayı bilmeliyiz. İleride bu konuya da değinmeye çalışacağım.)

Teknopark Mevzuatı: Girişim Sermayesi için bir katalist mi yoksa geciktirici mi?

Geçtiğimiz günlerde Sanayi Bakanlığı 2012 yılı Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Performans Endeksini açıkladı. (http://www.sanayi.gov.tr/Pages.aspx?pageID=864&lng=tr)

Endeks çeşitli kriterlere göre teknoparkları puanlıyor.

Biraz bakındım fakat teknoparktaki firmalarının aldıkları yatırımlar ya da gerçekleştirdikleri ortaklıklar ya da satınalmalar ile ilgili bir istatistiğe rastlayamadım.

Bu beni meraklandırdı ve biraz düşündürdü. Acaba teknoparklardaki teknoloji firmaları piyasadaki girişim sermayesi dağılımında nasıl bir paya sahip diye araştırmaya koyuldum. Bazı teknoparklarla bu konuda temasa geçtim ve sanırım yakında bazı verileri sizlerle paylaşabileceğim.

Beni asıl düşündüren konu ise teknoparkların ve teknopark mevzuatının benim gibi yatırımcılar için ne anlama geldiği oldu. Acaba teknoparklar teknoloji firmaları için faydalar sunarken, bir yandan girişim sermayesi firmalarına da faydalar sağlıyor muydu? Ne alaka diyebilirsiniz zira yatırımcı olarak teknoparkların girişim sermayesi fonlarına direkt bir katkısı yok. Ancak teknoparkların barındırdıkları firmaların, gerek teknoloji odaklı olmaları, gerekse büyüme hızları ve ölçekleri açısından girişim sermayesi firmaları için iyi birer hedef olabileceklerinden bahsedebiliriz.

Son zamanlarda yaptığım firma görüşmeleri ve incelemeleri sonucunda duruma biraz farklı bir açıdan bakmaya başladım.

Teknoparkların teknoloji firmaları için çeşitli faydaları var. Bunu inkar edemeyiz. Kurumlar vergisi muafiyeti ve çalışanların SGK katkı paylarının ödenmesi gibi kantitatif faydalar mevcut. Daha kalitatif diyebileceğimiz faydalar arasında ise herhangi bir iş hanında bulamayacağınız kampüs ortamından, teknolojik altyapıdan, kurumsal yönetimden ve kaliteli çalışanlar için çekici bir ortamdan bahsedebiliriz. Eminim bu listeye eklemeler yapılabilir ama temel olarak faydalar bunlar. Firmaların teknoparklarda bulunmak istemelerinin ana sebebi ise tabi ki vergi ve SGK avantajları diyebiliriz.

Peki bu faydalar gerçekten bir teknoloji girişiminin gelişimi için iyi mi?

Bir teknoloji girişiminin desteğe en çok ihtiyaç duyduğu aşama başlangıç ya da çekirdek sermaye aşaması diyebiliriz. Bu aşamada adı üstünde teknoloji odaklı bir ürün ya da hizmet geliştirildiği için her türlü vergi ve SGK desteği çok faydalı olacaktır. Kaldı ki firmanın henüz geliri yokken, pazar, ürün ve iş modeli ile ilgili bir çok belirsizlik varken ve kısıtlı bütçeyle ürün ya da servisini ticarileştirmeye çalışıyorken harcamalarını kontrol altında tutması, bizim sektörün deyimiyle “bootstrap” etmesi gerekir. Bu aşamadaki firmalar için teknoparklarda bulunmak anlamlı olacaktır.

Teknoloji girişimi ürün geliştirmeyi tamamlayıp satış yapmaya başladığında teknoparkta bulunmasının önemi kendini biraz daha gösteriyor. Satışlardan elde edilen gelirler kurumlar vergisinden muaf. Dolayısıyla girişim müşteriye yaptığı satışlardan elde ettiği gelir ile organik bir şekilde büyümesini ve gelişmesini finanse edebilir hale geliyor. Buna örnek olabilecek birçok başarılı firma gösterebiliriz.

Bu şekilde organik büyüme eğrisine oturmuş ve girişim sermayesine ihtiyaç duymadan büyümeye devam eden bir çok firmayla karşılaşıyorum. Özellikle girişimcilerin vizyonu Türkiye pazarında lider olmak ise, teknoparkta bulunarak bu hedefe dışarıdan finansman desteği almadan yaklaşma şanslarını arttırabiliyorlar. Belirli bir kapasitede, teknoparkta bulunan firmaların girişim sermayesi ihtiyaçları ötelenebilir ya da teknopark dışındaki firmalara kıyasla daha az aciliyet gösterebiliyor diyebiliriz.

Geçtiğimiz aylarda bu duruma örnek bir teknopark firmasının finansal tablolarını incelerken şu basit hesabı yaptım. Firma mevzuat kapsamında muaf olduğu ve ödemediği kurumlar vergisi ve SGK katkı payları sayesinde organik olarak 5 yıl içerisinde 7 Milyon TL civarında bir finansmanı kendisine sağlamayı başarmıştı. Bir başka deyişle teknoparkta bulunmasından dolayı ödemediği 5 yıllık kurumlar vergisi ve SGK katkı payları toplamı 7 Milyon TL civarındaydı. Bu önemli bir kaynak. Alternatif olarak teknopark dışında olsaydı firma büyümesini finanse etmek için alternatif finansman kaynaklarına ve girişim sermayesi şirketlerine yönelmeyi düşünebilirdi. (Benim firmayla görüşmemin sebebi yurtdışındaki büyüme hedefleri paralelinde oluşan finansman ihtiyacıydı.)

Durum böyle olunca bir yatırımcı olarak arada kalıyorum. Bir yanda yatırım yapmak isteyebileceğim firmaların finansman ihtiyacı ertelenebiliyor veya bu ihtiyacın aciliyeti azalabiliyor. Bu yüzden girişim sermayesiyle tanışmaları daha olgunlaştıklarında, belki de firmayı stratejik bir alıcıya satma aşamasında ortaya çıkabiliyor. Diğer yandan teknoparkta bulunarak firmalar karlılığa geçebiliyor ve sürdürülebilir bir büyüme eğrisinde kalma şansları artıyor. Direkt olmasa da teknoparkların bazı durumlarda firmaların girişim sermayesi ihtiyacını azalttığını sanırım söyleyebiliriz.

Tabi burada teknoloji girişiminin kurucularının vizyonlarının öneminin altını çizmek isterim. Firmayı belirli bir seviyeye girişim sermayesi olmadan getirebilmek mümkün olabiliyor ve bu gerçekten takdir edilmesi gereken bir başarı. Ancak daha büyük ölçeklere ulaşmak için farklı finansman kaynaklarına ihtiyacın doğabilmesi en başta girişimcinin ya da kurucuların vizyonları ve perspektifleri ile alakalı.

Girişim sermayesi şirketlerinin olası katkılarının sadece finansal kaynak sağlamak olmadığını biliyoruz. Büyümeye odaklı bir kültürün oluşturulmasında, yatırım alan firmanın daha hızlı ve agresif büyümesi için stratejik planlamada, yeni pazarlara açılım konusunda ve bunlara benzer diğer konularda girişim sermayesi şirketlerinin fayda ve desteklerinden bahsetmek mümkün olabilir.

Peki teknoparktaki bir teknoloji girişiminin, finansman ihtiyacının ötelenmesi ya da aciliyetinin azalması, bu firmanın girişim sermayesi firmaları ile çalışması durumunda ortaya çıkabilecek ek katma değeri de etkiliyor diyebilir miyiz? Bence evet, zira girişim sermayesi ile daha hızlı bir büyüme eğrisi yakalamak mümkün olabilir. (Burada her girişim sermayesi yatırımının başarılı olduğunu kastetmiyor ya da savunmuyorum. Sadece girişim sermayesi yatırımı ile en azından teoride daha hızlı bir büyüme sağlanabildiğini kastediyorum.)

Sonuç olarak teknoparkların katkılarının ve faydalarının olduğu ortada. Bununla beraber teknoparktaki firmaların hedefleri paralelinde büyüme finansmanına ihtiyaçlarının azalması da söz konusu. Bu yüzden mevcut mevzuatın biraz daha rafine edilmesi ve progresif bir modelle çalışan bir destek mekanizması halinde olması gerektiğini düşünüyorum.

Progresiflikten kastım, bazı teknopark faydalarının zamanla azalması, bazılarının ise zamanla ya da büyümeye endeksli olarak artması. Sonuçta farklı gelişim aşamasındaki firmaların farklı desteklere ihtiyaçları olacağını söyleyebiliriz.

Örnek olarak henüz başlangıç aşamasında teknoparka kabul edilen firmanın tüm avantajlardan faydalanırken, karlılık göstermesi durumunda bu avantajlardan daha az oranda faydalanabilmesini söyleyebiliriz. (Örneğin: 1. Ve 2. Yıl kurumlar vergisi muafiyet %100, 3. Ve 4. Yıl %80 şeklinde.)

Yanlış anlaşılmasın teknoparkları veya yönetimlerini eleştirmiyorum. Bence çoğu oldukça faydalı, katma değeri yüksek işler yapıyorlar ve firmalara somut destek sağlıyorlar. Bu konuda kendilerini destekliyorum ve başarılı buluyorum. (Özellikle bazı teknopark yönetimleri gerçekten çok yaratıcı ve inovatif destek programları geliştiriyorlar.) Sadece yukarıda bahsettiğim sebeplerden ötürü teknopark mevzuatının gereğinden fazla korumacı ve bazı durumlarda girişim sermayesine açıklık açısından neredeyse “geciktirici” olabileceğini düşünüyorum.

Tahmin edebileceğiniz gibi yatırım hedefimdeki firmaların önemli bir kısmının teknoparklarda bulunduğunu söylemeliyim. En başta da bahsettiğim müşteri yatırımı (geliri) ile büyümüş ve belirli bir ölçeğe gelmiş bu firmalar bölgesel ve global büyüme potansiyelleri açılarından çok çekici olabiliyor. Ama yine daha önce değindiğim gibi girişim sermayesinin kullanımı ve gereksinimi konusunda girişimcinin vizyonu ve büyüme hevesinin çok belirleyici olduğunu söylemeden edemeyeceğim.

Yine de günün sonunda ikilemde kalmamak mümkün değil. Acaba o firma teknopark mevzuatı olmasaydı girişim sermayesi firmalarının ilgisini çekebilir seviyeye gelebilir miydi? Ve yine acaba teknopark mevzuatı olmasaydı o firmanın doğacak 7M TL’lik finansman ihtiyacını girişim sermayesi firmaları karşılar mıydı?

Bence girişim sermayesinin ülkemizde son yıllarda gösterdiği gelişime bakacak olursak, ikinci soruya evet cevabını verebiliriz.

Not: Önümüzdeki haftalarda teknopark mevzuatının, firmaların olası girişim sermayesi ihtiyaçlarına diğer etkileri, özellikle talep edilen finansmanın kullanımı hakkında yazıyor olacağım.

Kaybettiren Ortaklıklar

17 Aralık’tan bu yana olanlarla ilgili yazmayacağım. Zaten yazılacak, çizilecek bir şey varsa da bana düşmez. Bu süreçte tuttuğum bir taraf yok ama eleştirdiğim konular var onlar da bende saklı kalsın.

Ama bazı gözlemlerimi paylaşmak istiyorum. Belki girişimci arkadaşlarımızın da dikkatini çekmiştir bunlar. Bence kronik bir sorunun sonuçlarını görüyoruz.

Siyasi ortamda yürümeyen bir ortaklık var, artık oldukça bariz. Bundan yıllar önce başlayan “sevgi ve saygı” dolu ilişki bugün başka bir şekile büründü. Tatsız ve aşındırıcı bir hal aldı. Win – Win ya da Kazan – Kazan olarak başlayan iş modeli tamamen değişti.

Bu Türkiye’de alışageldiğimiz bir durum. Sadece Meclis koridorlarında değil. İş hayatında da benzer olaylar oluyor. Fakat olan olayların en ilginç yanı, tüm suçlama, tartışma ve sürecin halka açık bir şekilde, gözlerimizin önünde oluyor olması.

Fırsattan istifade girişimci arkadaşlarımıza ortaklıklar konusunda birkaç hatırlatma yapmak istedim.

Kuralları ve sınırları tanımlanmayan ve kağıt üzerinde açıklıkla belirtilmeyen her ortaklık bir çıkmaza girebilir (Tecrübeye dayalı olarak gireceğini söyleyebilirim). İsterseniz kardeşiniz, isterseniz amcaoğlu’nuzla yapın, asker arkadaşınız ya da ilkokul arkadaşınızla yapın, ortaklık özellikle şirket ortaklığı ticari bir ilişkidir ve ortakların hakları, çıkarları ve araçları bir ortaklık sözleşmesi ile düzenlenmelidir.

Kısa bir örnek paylaşayım…

En yakın dostunuzla %50 – %50 ortak olduğunuz bir şirket kurdunuz. İşler iyi gitti. Şirket büyüdü, gelişti. Yabancı firmaların Türkiye pazarındaki rakibi oldunuz. Onları rahatsız ettiniz. Ve bir gün şirketinizi satınalmak isteyen stratejik bir yatırımcı belirdi. Size şirketin 100%’ü için bir teklif sundu. Siz rakamı beğendiniz. En yakın dostunuz veya ortağınız ise beğenmedi. Ortağınızla konuştunuz, tartıştınız uzlaşamadınız. Yatırımcı soğudu. Bu arada odağınızı kaybettiniz ve şirketin büyümesi yavaşladı. Aradan 1 sene geçti. Kavga ettiniz. Birbirinizi suçladınız. Hala hissedar olduğunuz şirkette çalışmayı bıraktınız. Şirket daha az çekici oldu ve maalesef yatırımcılar masadan kalktı.

Ortaklık sözleşmesi olsaydı “kilitlenen” bu süreci, mahkemelik olmadan ve zaman kaybetmeden aşmanız mümkün olurdu. Örneğin şirket değerlemesinin nasıl yapılacağı ile ilgili bir madde yazardınız ve 3. bir kişi ya da şirketin hangi metodla değerleme yapacağını belirler, o değeri kabul etmek zorunda kalırdınız. Yatırımcının teklifi bu değerlemenin altındaysa, ikiniz de reddederdiniz. Ortağınız yine de değeri kabul etmiyorsa ve süreci tıkıyorsa, yine dava açardınız ama bu sefer sözleşmeye uymadığı için eliniz daha kuvvetli olurdu.

Bunun gibi örnekleri çoğaltmak mümkün. Eminim sizin de başınızdan geçen yığınla savaş hikayesi vardır.

Amerika’da çalıştığım süre içerisinde bu tür kilitlenmelerin daha az olduğunu gözlemledim çünkü hemen her girişimin ilk günden itibaren bir ortaklık sözleşmesi oluyor. Türkiye’de ise uzlaşmazlıkların hepsi davayla çözümlenmeye çalışılıyor. Belki de ortaklık koşulları, hakları bir ortaklar sözleşmesinde önceden tanımlansa, davaya bile gerek kalmayacak.

Konuya bir başka açıdan bakalım.

Biliyorsunuz Win – Win olarak tanımlanan iş modelleri var. Ben kazanayım sen de kazan. Mantıklı. Özellikle iş hayatında hepimizin oluşturmak istediği bir model.

Ama Türkiye’de yeni bir model var. Bu model bugünlerde siyasi ortamda da kendini gösteriyor. Girişimlerde, şirketlerde hatta holdinglerde ortaklar arasında da sık sık görülüyor. Ben bu modele “Lose – Lose More” diyorum. Yani ben kaybedeyim ama sen daha çok kaybet.

Gerçekten geriye dönüp baktığımda, neredeyse kronik bir şekilde, Türkiye’de çoğu ortaklık uzlaşmazlığı bu iş modeline dönüşüyor ve olan güzelim şirkete, yaratılan değere oluyor. Sokaktaki tabiriyle ortaklar kendi ayaklarına sıkıyorlar. Yukarıda bahsettiğim örnek de buna benziyor. Sonunda kazanan kimse olmuyor. Sebebi hırs, ego, koltuk, statü, veya karizma diyebilirsiniz ama bir şekilde insanlar bu sürece girip inatlaşabiliyorlar. Sonunda olan bir çuval incire oluyor. (An itibariyle Dolar: 2.32, Euro: 3.20)

Bu yüzden Türkiye’de bu düşünce yapısının değişmesi için siz girişimcilere çok iş düşüyor. Sağlıklı, dengeli ve iyi tanımlanmış ortaklıklar yaparak ortaklık kültürünün gelişmesine büyük bir katkınız olabilir. Ortağınız kim olursa olsun, şirketi kurduğunuz anda bir avukat tutun ve bir ortaklık sözleşmesi hazırlatın ve imzalayın. Belki o sözleşmeye hiç bakmayacaksınız ama işler çok iyi ya da çok kötü gittiğinde sözleşmenin elinizin altında olması, ortaklığın kurallarının belirlenmiş olması çok faydalı olacak ve büyüme aşamasında olan bir firmanın ivme kaybetmemesini sağlayacaktır.

Yatırımcı olarak bizim de masaya getirdiğimiz değerlerden birisi bu. Dengeli, sağlıklı ve iyi tanımlanmış ve daha da önemlisi büyümeye hazır bir ortaklık yapısı kurgulamak. Girişimci ekibin ortaklık ilişkisi nasıl tanımlanmış, merak ettiğim konuların başında geliyor.

Siz siz olun bir girişime başlıyorsanız mutlaka bir ortaklık sözleşmesi hazırlatın ve ortaklarınızla imzalayın. Yoksa ileride bir gün kendinizi ortağınızla beraber kimin daha çok “kaybetmesi” gerektiğini hesaplarken bulabilirsiniz.

2014

Amerika’dan Türkiye’ye döneli neredeyse 6 sene oldu. Zaman, tahmin ettiğimden hızlı, yoğun ve bir o kadar da renkli geçti. Edindiğim tecrübeleri ve gözlemlerimi paylaşmak için uzun zamandır bir blog başlatmayı düşünüyordum. Her defasında araya bir şeyler girdi ve bu projemi öteledim. Her işte olduğu gibi blog başlatmak da özen, zaman ve disiplin istiyor. Sonunda 2014 hedeflerimden birisi olarak blog’umu başlatmaya karar verdim.

Genelde teknoloji, yatırım ve girişimcilik konularında yazacağım. Belki arasıra tutkulu olduğum diğer konular, spor ve motosiklet hakkında da yazarım.

Bu işe kalkışırken bana teknik konularda destek olan ve yazmam konusunda sürekli cesaretlendiren dostum Pamir’e buradan teşekkür etmek isterim.

Bu senenin zor bir sene olacağını düşünerek blog’uma “Burn Rate” ismini verdim. Burn Rate bizim sektörde sıkça kullanılan bir terim. Kelime kelimesine olmasa da nakit “yakma” hızı olarak tercüme edebiliriz. Basit bir tanımla, bir şirketin ya da startup’ın karlılığa ulaşana kadar sermayesini tüketme hızı diyebiliriz.

Örneğin, bu yılın başında elinizde 1M TL nakdiniz var ise ve Haziran ayına geldiğinizde elinizde 400K TL kaldıysa, şirketinizin burn rate’i: 600,000TL / 6 ay ya da 100,000TL/ay’dır. Haziran ayında elinizde 400K TL kaldıysa ve burn rate’iniz 100,000TL / ay ise, elinizdeki paranın size kaç ay yeteceğini hesaplamak oldukça kolay, 400,000TL / 100,000TL= 4 ay. Bu durumda daha yıl bitmeden elinizdeki paranın biteceğini görebilirsiniz. (Bu tabi ki çok basit bir hesaplama, daha detaylılarını yapmak mümkün.)

Burn rate’i bilmenin önemi de aslında budur. Yani sermayenizin size ne kadar yeteceği ya da yeni yatırım arayışınızın ne kadar yetmesi gerektiğini gösteren önemli bir metriktir. Girişimci olarak bu rakamı iyi bilmeniz ve takip etmeniz gerekir. Tabi eğer yüksek oranda karlı bir şirketiniz var ise ve nakit yakmıyorsanız bu oranın önemi azalır. Öte yandan burn rate’inizin sabit olmayacağını ve sürekli değişebileceğini gözönünde bulundurmanız gerekir. Eğer burn rate’iniz artarsa elinizdeki 400,000TL size 4 ay’dan daha kısa bir süre yetecektir.

Son günlerde 2014 ile ilgili türlü ekonomik öngörüler konuşuluyor. Hakikaten belirsizlik ve istikrarsızlık ortamında ne olacağını kestirebilmek oldukça güç. Tabi ki bu durum hem makro hem de mikro ölçekte piyasalara yansıyor. Döviz kurlarındaki oynamalar neredeyse duygusal bir endekse bağlı gibi. Durum böyle iken girişimci olmak hayli zor bir iş. Hele bir de elinizde kısıtlı kaynak varsa, henüz karlılığa ulaşmamışsanız ve yatırım arayışı içindeyseniz. Belki de bu belirsizlik ortamında yapılabilecek en iyi şey burn rate’inizi çok iyi analiz etmek, takip etmek, ölçmek ve kontrol altına almak olabilir. Stratejik olarak elinizdeki sermayenin size daha uzun bir süre yetebilmesi için daha uzun soluklu bir iş planı üzerinde ilerleyebilirsiniz. Sonuçta belirsizlik geçici olacaktır. Dolayısıyla bu belirsizlik sürecini atlatmak ve girişiminizi hayatta tutabilmek için nereye para harcadığınızı iyice gözden geçirin derim. Bir başka deyişle kritik olmayan tüm harcamaları minimuma indirin ve nakit yakış hızınızdaki olası oynamaları önceden tespit etmeye çalışın.

Biz yatırımcılar için de durum çok pembe değil. Her ne kadar yatırımların devam edeceğini düşünsem de, yapısal riskin pazarın gelişimini yavaşlatacağını düşünüyorum. Yanlış anlaşılmasın, karamsar değilim ama ihtiyatlıyım. Cirolarının tamamı ya da büyük çoğunluğu TL olan şirketlerin kurdaki oynamalardan etkilenmesi kaçınılmaz. En basit örnek olarak şirketlerin ciroları artarken, kurdaki artıştan dolayı, ciro artışının şirket değerine birebir yansımamasından ve erimesinden bahsedebilirim. Kur riski girişimciden çok yatırımcıyı düşündürebilir, finansman ve çıkış açısından sorun yaratabilir.
(Euro / TL 2008: 1,88 / 2013: 2,97)

master and commander - hms surprise

Geçen seneye ve 2014’ün ilk günlerindeki gelişmelere bakılırsa, bu sene dalgalı belki de fırtınalı bir denizin içinde olacağız. Ama denizcilerin dediği gibi “sakin bir deniz hiçbir zaman iyi bir kaptan yetiştirmez”.

Herkese başarılı bir 2014 dilerim.